Düzce Web Zinciri
   
 

SESİMİ DUYAN YOK MU?

Depremle anılan bir söz oldu çıktı:

"Sesimi duyan var mı?"

Bu dışarıdan "içeriye" bir söz oldu. Ama içeriden "dışarıya" hiç ses duyulmadı. Oysa onlar hep, "sesimi duyan yok mu? " demişlerdi. Maalesef onların sesi hiç duyulmadı.

Onlar, tonlarca yığınların altında yok olup gittiler. Şimdi bir nebze olsun o sesini duyuramayanların yaşadıklarına, duygularına, düşüncelerine de yer verelim, o andaki yaşamın "dayanılmaz ağırlığı" bir kuşun "dayanılmaz hafifliği" gibi uçup gitmesin istedik...

Aynur ÖKSÜZ
(40 yaşında, ev hanımı)

 
  Deprem ve Düzce  
  17 Ağustos  
  12 Kasım  
  Genel Durum  
  Jeolojik Yapı  
  Diğer  
     
  Önemli Bilgiler  
  Önemli Tel. Lis.  
  Acil Telefonlar  
  Nöbetci Ecz. Lis.  

Copyright
Basın ve Halkla ilişkiler
Müdürlüğü
Web Design and Hosting
 
Yaşamak
Bir iğnenin deliğinden
Bakmak gibi geliyor
Artık

11 Kasım akşamına kadar evli olan kızımın evinde kalmıştık. 17 Ağustos depreminin korkusuydu bu... O gün eve geldik. 4 katlı olan binada bizden başka aile yokmuş, sanki sözleşmiş gibi, herkes dışardaymış. Apartmanda oturan kiracılar tanıdıklarına, bir başka dairede bulunan kaynım kızına gitmiş, koskoca apartmanda tek biz varız. Ben, evli kızım ile damadım, iki küçük kızım. O akşam büyük kızım, onbeş yaşındaki Hümeyra okuldan yorgun gelmişti. Kanapeye uzanmış, dizlerini karnına çekmiş, yüzünü koluyla örtmüş uyur haldeydi.

"Hasta mısın?" diye sordum...

"Hasta değil, yorgunum" demişti.

O'nun o hali beni de yorgun yapmıştı. Bir yastık aldım ve sıcak sobanın arkasına adeta kıvrıldım. Evli olan kızım Hülya'dan sofrayı kurmasını istedim. En küçük kızım Elif de televizyonda "Küçük Ev" dizisini seyrediyordu. Damadım da diğer kanepede yorgunluk atmaya çalışıyordu. Uzandığım yerde dalmışım. Bir gümlemeyle fırladım. Sadece:

"Allahım!" demiştim.

O an ne Hümeyra, ne Elif, ne de evli olan kızım Hülya diyebilmiştim. Titriyordum...Gümbür gümbür sesler kulağımın içine doluyordu. Evin çöktüğünü hissediyordum. Birden damadımın sesini duydum:

"Anne ben sana demedim mi gelmeyelim diye" diyordu.

O sırada tek bu sözü hatırlıyorum. Beynim kendinde değildi. Birden kızımın

"Anneciğim beni kurtar!" sözüyle irkildim.

Hiçbir şey yapamadım. Gümlemeler sanki arkası arkasına geliyordu. Bitti. Arkamdan en büyük kızımın, Hülya'nın sesini duydum, kocasına sesleniyordu:

"Ev çöktü, bizde bir şey yok, biz nereden çıkacağız?" dedi.

Onlar konuşurken en ufağım ses verdi:

"Anne...Anne!..." diyordu.

"Yavrum, sen yaşıyor musun? diyebildim. Yavruma cesaret vermek istiyordum:

"Hiç korkma annem" dedim. Sesinden korktuğu ve şaşırdığı belli oluyurdu:

"Anne ne oldu?" dedi.

"Kızım, aynı İzmit'deki gibi deprem oldu. Evin altında kaldık...Sakın korkma yavrum, seni alacağım...Nerede olursan ol alacağım" dedim.

"Tamam, anne...Tamam anne...Burası karanlık, göremiyorum, beni buradan al" dedi.

"Burası da karanlık kızım, bende göremiyorum" dedim.

Hülya anlatıyor

Annemin arkası kardeşlerime dönüktü. Ben kardeşlerimi görüyordum. İlk kütlemeyle birlikte büyük kardeşim yerinden kalktığı gibi kapının kolunu tuttu. Küçük kardeşim de sandalyeden fırladığı gibi ablasını sırtından yakalayarak tutundu. İkisi birden kapıyı açmaya çalışıyorlardı. Kapı sarsıntıdan onlara doğru açılıyor, ama onlar kapının arkasında kaldığı için kapıyla aynı yönde gidip geliyorlardı. Dışarı çıkamadan kapı kapanıyordu. Onları görebiliyordum ama dilim tutulmuştu. Bağıramıyordum. Birden balkon kapısı aklıma geldi. Balkon kapısını açık bırakıyorduk, tek kattan kendimizi aşağıya atarız diye düşünüyordum. Ama nafile adım bile atamadan kanepeye tekrar yapışıyorduk. Konuşamadığımı anladım. Uzanıp, küçük kardeşimi sırtından yakalarsam, O da büyüğünü çeker gibi geldi bana. Son bir hamle yaptım ve onlara doğru bir adım attım. Eşim belime sarıldı. Eşim evin çökeceğini anlamıştı, beni durdurmak istiyordu. O onda da ev çöktü. Birşeyler dökülüyordu. Bacaklarım, her yanım adeta dondu. Hiç nefes alamadığımı sandım. Duman, toz ve sıcağı hissedebiliyordum. Aklıma hemen soba geldi. İçerden çıkamazsak tutuşacaktık. Sobanın içinde kömür olduğunu biliyordum. Bu ihtimali kendime sakladım. Annemin başı benim ellerimin arasındaydı, titriyordu. Kızlarla konuşuyordu ama sürekli söylediklerini tekrar ediyordu. Kendini kaybetmişti. Ev artık çökmüştü. Bacaklarımı yokladım, oynatabiliyordum. Ellerimle koltuk ve kanepeyi tutuyordum. Balkon tarafında olduğumuz için bizi kolay çıkarırlar diye umutluydum. Cam kırıldığı için soğuk hava geliyordu. Elimi uzattım, boşluğa uzatmıştım.

"Burası boşluk!" diye bağırdım. İlk defa sesim çıkmıştı. Eşimde boşluğu farketmişti.

"Bizi buradan alırlar" diyordu.
O sırada küçük kardeşim anneme sesleniyordu:

"burası çok karanlık, ne olur beni al anne" diyordu.

Sesi artık kısılmaya başlamıştı. Büyük kardeşimden ise hiç ses çıkmıyordu. Boğulduğunu anlamıştık. Annem cesaret vermeye çalışıyordu:

"Kızım kendine gel, kendini tut!"

Küçük kardeşime ablasının bayıldığını söyleyerek:

"Sen korkma biz seni alacağız" diyorduk. Dışarıdan kimse enkaz altında olduğumuzu anlamamıştı. Yoğun duman çıktığı için yangını söndürmeye çalışıyorlardı. Bir ara yengemin sesini duydum. Bize sesleniyorlardı. Duman içeride yoğunlaşmaya başlamıştı. Çıkamazsak boğulacaktık. Dayımında sesini duymaya başlamıştık. Çekiç getirmişlerdi. Ama mesafemiz dar olduğu için bizi engelleyen kanepeyi kıramıyorduk. Abim de gelmişti. Herkes birşeyler yapmaya çalışıyordu. O sıra sallantılar devam ettiği için herkes yıkıntının üzerinden geri çekiliyordu. Dayım balkon tarafından tuğlaları temizliyordu. Uzatılan testere ile kanapenin kolunu kestik. El feneri istedik dışarıdan. O kadarcık ışık bile yetmişti. Çıkacak kadar yer açılmıştı. İlk olarak eşim dışarı çıktı. Ben kardeşlerimi de almak istiyordum. Dışarıdan sesleniyorlardı:

"Siz gelin biz onları alacağız" diye.

En kolay ben çıktım. Annem on onbeş dakika sonra çıktı. Gelmemekte direniyordu aslında.

"Evlatlarımı kurtarın beni kurtarın" diyordu sadece.

Güçlükle aldılar annemi. Hemen iğne vurdurdum. Çok korkmuştum; annem aklını yitirirse ne yapardık. Karmaşık duygular içindeydim. Bir an sonrasının ne olacağını kestiremiyordum. Bu arada sallanmaya da devam ediyorduk. O gece kaynaşlı sabaha kadar sallanmıştı. Kıyametti sanki. İnsanlar bağırıyorlar, koşturuyorlardı. Her yönde panik vardı. Evimiz hala yangın halindeydi. Çevredekiler pet şişelerden su atmaya başlamışlardı. Ama görebildikleri yerde kalın bir perde vardı ve suyun içeriye girmesini engelliyordu. Biz artık dışardaydık, annemi kucağıma yatırmıştım. Saat bire doğru arama-kurtarma ekipleri geldiler.

"Sesimi duyan var mı" dediklerinde,

sanki o ses içinde yankılanıyor gibi geldi bana. Komşumuzun oğlu Hüseyin de yıkıntının başına gelmişti. İzmit depreminde arama kurtarmada çalıştığı için tecrübeliydi. Kazmayı, küreği aldı, daldı içeri. Bir saate yakın içerde kaldı. Molozları temizledi. Herşey; kardeşlerimin üzerindeymiş. Küçük kardeşimle sabah saat ikiye kadar herkes konuştu. Nerede olduğunu biliyordular ama çıkaramıyorlardı işte. Üzerlerinde tonlarca ağırlık vardı. Yangında sönmüştü, perdeler de yanmıştı. O duman içinde küçük kardeşimin de boğulduğunu anlamıştık. Enkazdan önce büyük kardeşimi çıkardılar. Düzce'ye acil servise götürdüler, orada kapıdan içeri bile almamışlar:

"Bunu buraya niye getirdiniz, çoktan Hakk'ın rahmetine kavuşmuş" demişler.

Götürenler orada yalvarmışlar:

"Hiç olmazsa elini yüzünü yıkayalım" demişler.

Kardeşim tanınmayacak haldeymiş. Eli yüzü ziftlenmiş gibiymiş. Elini yüzünü yıkayıp öyle getirdiler talihsizi. Ardından küçük kardeşim hastaneye götürüldü. Yapacak bir şey yoktu. Annem en azından küçük kardeşimin yaşadığını zannediyordu. Anneme O'nu da kaybettiğimizi nasıl söyleyecektik. İçimdeki acı bir türlü dinmiyor, yaşadıklarımıza bir anlam veremiyordum. Sabaha karşı amcam geldi annemin yanına. Anladı annem. Yanından kaçtım, uzaklaştım. Amcam daha büyük kardeşimin öldüğünü söylediğinde annem çoktan bayılmıştı bile.

Aynur anlatmaya devam ediyor

Geziniyorlardı yanımda. Herkes telaşlıydı, yüzlerinde acı vardı. Büyük kızım Hümeyra'nın öldüğünü anlamıştım.

"Niye bana söylemiyorsunuz?" demiştim kaynıma.

O kızımdan ümidimi kesmiştim sanki.

"Ne yapayım, Allah birini aldı, diğerini bıraktı" diyordum.

İğnelerden uyuşmuş gibiydim. Sabaha karşı kaynım geldi. Birşeyler söylemeye çalışıyordu, ağzında geveliyordu. Tutuk tutuk olmuştu. Gözlerini benden kaçırıyordu. O an:

"Abi, Elif de mi gitti yoksa?" diyebildim.

Sessizlik olmuştu. Herkesin başı önündeydi. Bağırış, çağırışlar bile birden kesilmiş gibi geldi bana. Anladım o zaman. Feryadı bastım. Dünyam kararmıştı. Sabah aydınlanıyordu, ama içim kararıyordu. Gözlerim kararıyordu.

"Allahınızı severseniz beni götürün!...Dağlara gidelim. Kalamam ben burada artık!"

Kendimi kaybetmiştim. O sıra bir iğne daha yapmışlar. Sonrası şuursuz olaylar zinciri gibi gelişti.

"Çocuklarına bakacak mısın?" diyorlardı.

Nasıl bakarım. Onun yüzlerindeki acıyı kaldıramazdım artık. Küçük kızım babasına daha bir düşkündü. Eşim yabancı ülkede çalışıyordu. Ekmek kavgası veriyordu. O akşam, depremden az önce, kağıttan bir uçak yapmış, bana fırlatıyordu:

"Bak anne, babam geliyor"

"Kağıtlara mı kaldı babanın gelmesi"

"Görürsün bak, sen telefonla konuşuyorsun getiremiyorsun, ama bak ben nasıl getireceğim"

Uçurdu, uçurdu; kağıttan uçağı...bir süre sonrada kendisi uçtu gitti!

Barış ŞİMŞEK
(25 yaşında, elektrik teknikeri)


2002 sigarasını herkes içebilirdi
ama, o kamyon plakası herkese
ait olamazdı

Babam elli yaşındaydı. Elli yaş genç, ama isterseniz kadercilik deyin, bizim ailede altmış beş yaşını geçen yok. Babamda da bu takıntı olmuştu. Depremden on-on beş gün önce bir konuşmamız sırasında:

"Abimin öldüğü yaşa on sene daha var" demişti.

Sanki bu yaşa kadar kendisini ayarlıyor gibi konuşuyordu. Biz de,

"Bu hiç belli olmaz" diyorduk.

Evet hiç belli değil. Bu sözün üzerinden bir saniye sonra da, belki de yıllar sonra insan ölebilir. Şimdi deprem bunu bir kez daha öğretti. Ben beş kardeşin ikincisiyim. Doğduğum zaman babam çok sevinmiş. Bizim sülalede o sıralar kız furyası varmış, erkek çocuk yokmuş. Ben doğunca babam bunu kırmış oluyordu. İsmimi de Kıbrıs barış Harekatından esinlenerek koymuş.

"1976 barış zamanıdır" diyerek...

Babamın hasta olduğunu hiç hatırlamam. Sadece ben lise ikiye giderken hasta olmuştu. Ondan sonra da doktor yüzü görmedi. En büyük arzusu benim evlenmemdi. Onların geleneğine göre askerden dönen evlenirdi. Nişanlandım. Evimizin eşyalarını babam nişanlımla birlikte seçerek aldılar. Böylesine bana düşkündü. Sırtının kamburlaşması, saçlarının beyazlamasına neden olan kamyonculuğu ile üç katlı bir ev yapmıştı. Babam, annem ve kardeşlerim orta katta kalıyorlardı. Ben üçüncü kata yerleşmiştim. Evlenmiştim. Hem de depremden on iki gün önce. Babamın en büyük arzusu gerçekleşmişti. Hayatımın en mutlu günleriydi. Yeni evli olduğumuz için babam evime daha gelmemişti. Kendi seçtiği koltuklarda oturmamıştı. Adetten, yeni gelin evi olduğu için biraz beklenirdi.

Babamın kamyonu eski bir kamyondu. Babam o kamyondan çok çekmişti. Bir defasında İran'a gitmişti. Döndüğünde sırtının kamburlaştığını görüyorduk. Evlatlarına ev yapmak derdindeydi. Ama zordu işte. Kaynaşlı'da herkes, o kamyonu bir tek babamın çalıştırabileceğini, kimsenin bunu yapamayacağını söylüyordu.

Ben Yeniçağa'da bir madensuyu fabrikasında çalışıyordum. Elektrik işlerini yapıyordum. O gün üretilen yeni mamul dolayısıyla fabrikaya Almanya'dan mühendisler gelmişti. Birlikte çalıştık. Bolu'dan saat altı arabasına bindim. Yediye çeyrek kala eve geldim. Babam da iki gündür yoldaydı. O da yeni gelmişti. Genelde yemeği orta katta annemlerde yerdik. Hepimiz birarada sohbet ederdik. Eşimin babası ve erkek kardeşi yoktu. Babam,

"İki ailenin de erkeği sensin" derdi.

O akşam eşimle annem el öpme ziyaretlerine çıktılar. Evde ben ve iki kardeşim kaldık. Televizyonda "Çiçek Taksi" dizisini izledik. O akşam hamsi yapmışlar, bana da ayırmışlardı. Babam hamsiyi çok severdi. Ben hamsi yerken,

"Gel baba, birlikte yiyelim" dedim.

"Biz kendi hakkımızı yedik. O senin hakkın" dedi.

Ama canının çektiği belliydi. Israr etsem sofrada kalacaktı. Dışarıya çıkmayacaktı. Babam haberleri izlemek için, kahveye doğru çıkmıştı. 17 Ağustos'dan sonra her zaman gittiği 5 katlı binada bulunan kahvehaneyi bırakmış, iki katlı bir başka kahvehaneye gitmeye başlamıştı. Ben de kardeşlerimle, bir gün önce taşınan alt kattaki komşulara gidecektim. Hoşgeldiniz ziyareti yapacaktık.

Yemeği yedik. Yerimizden kalkamadan bir gümbürtü oldu. Korkunç bir gürültüyle çöküyorduk. Kulakları sağır eden uğultular, toz ve her yerden düşen beton parçaları ile birlikte birinci katın üstüne oturmuştuk bile. Soba yandığı için, yangın da başlamıştı. Eşyalar tutuşmuştu. O an aklıma ilk olarak yangını söndürmek geldi. Nasıl yaptım bilemiyorum ama banyo kazanına ulaştım ve musluğu açtım. Evdeki yangını söndürmeyi başarmıştım. Bulunduğumuz ikinci kat, doğrudan birinci katın üstüne oturduğu için, çıkmamız kolay oldu. Pencere tarafından, camları kırarak dışarı çıktık. O sıra, annemle eşim de panik halinde eve gelmişlerdi. Onları karşılamıştık. Sevinç yumağı oluşturmuştuk. Bir yanda acı, bir yanda şaşkınlık bir yanda da sevinç içindeydim.

Karmakarışık olmuştum. Annem, ben, eşim, kardeşlerim kurtulmuştuk. Biraradaydık. Ama babam yoktu. Hemen gittiğini bildiğimiz kahveye koştuk. Çökmüştü. Elime bir balta geçirmiştim. Enkazda ilk gördüğüm hasırları kırdım. İçeri girdim. Her yan toz bulutu ile kaplıydı. Karanlıktı. Hiçbir şey göremiyordum. Sadece ellerimle yoklayabiliyordum. Önümde de biri vardı. Sesinden tanıdığım bir yakınımı çıkardım. O'nun kapladığı yere ben geçtim. Güçlükle ilerliyordum.

Birini daha hissettim. Kravat takmıştı. Bu babam olamazdı. İçimden babamın bu kahvede olmama ihtimalini geçirmeye başladım.

"Belki bu akşam gelmemiştir" diyordum.

Ama buna kendimi bile inandıramıyordum. Aramayı sürdürüyordum. Kahvenin etrafının dolduğunu hissediyordum. Bağırmalar geliyordu. Ama burada da, garip, insanın içini dolduran bir sessizlik vardı. Birine daha rastladım. Ellerimle yokladığımda ensesinin kırıldığını anladım. Baş kısmının yarısı yoktu. Elimi cebine attım. Bunu neden yaptığımı anlamamıştım. Şimdi düşündüğümde kimlik taraması yaptığımı anlıyorum. Bir sigara paketi elime değdi. 2001 sigarası idi. Babam da bu sigaradan içerdi. Hemen kendimi dışarı attım.

"Bu sigara sadece babama satılmıyor ya!" diye bağırıyordum.

Annem sarstı beni,

"Orada mı?" diyordu.

Bu söz üzerine bir kez daha enkaza girdim. Yolu biliyordum artık. Sigarayı bulduğum cekete elimi bir kez daha attım. O sırada kahvenin karşısında bulunan tüpçüde tüpler patlamaya başlamış, yangın çıkmıştı. Alevler bulunduğum kahveye doğru geliyordu. Çevrede toplananlar yangını söndürmeye çalışıyordu. Kahvede rastladığım herkes ölmüştü. Birden ürperdim. Ölen bu insanlar bir de yanacaklardı. Bense babamı dahi bulamamıştım. Ceketin cebinde bir kart buldum. Babam iki gün önce İstanbul'dan Bolu'ya kömür taşımıştı. Çıkan kartta "14 ton kömür" yazıyordu! Birde bir plaka vardı...

"Babaaaammmm" diye haykırmıştım.

Dizlerimin bağı çözülmüştü. Boğazım düğümlendi. Ağlayamadım. Babamı orada bıraktım. Dışarı attım kendimi. Anneme koştum, eşime koştum, kardeşlerime koştum.

"Bundan sonra babanız da, büyüğünüzde, abinizde, her şeyiniz benim!" diyordum.

"Babam enkazda ve öldü!"

Nasıl söyleyebildim, bugün hala şaşırıyorum. Annem, kardeşlerim isyan ediyorlardı.

"Nasıl böyle söylersin, o yaşıyor!" diyorlardı.

Enkaz kaldırıldı. Ve babam çıktı. Sağ kolu kopmuştu. Başının yarısı yoktu!

Yangın yerine ateşlerin içine doğru ilerlemeye başlamışım, bilincim kaybolmuştu. Biri çekti beni durdurdu. Sonraki günler çok zor geçti. Daha bir süre önce "10 yılım daha var" demişti, on gün bile yaşayamadı...Bir ömrünü yollara verdi, kamyon tepesinde. Kamburu çıktı, saçları bembeyaz oldu. Kahır çekti. Tek isteği evlatlarına ev yapabilmekti. Çileli bir ömür, 30 saniyede bitti.

Kimilerinin iki kızı, kimilerinin üç evladı yitti, gitti. "Ben babamın acısına katlanamazken, onlar nasıl katlanabiliyor" diyorsunuz, sanki teselli arar gibi. Şimdi nasıl yaşamak derseniz: Yarını da yaşayalım, dürüst ve insanca. O kadar.

İKİ TARİH İKİ KARA GÜN

Biri 17 Ağustos
Biri 12 Kasım
1999
İki tarih...
Ama
Bir kabus gibi iki tarih
Bir kentin
O kentte yaşayan insanların
Kaderini değiştiren tarih...
Saniyeler içinde
Yıkılıveren bir koca geçmiş.
Yeryüzünde "asrın depremi" diye anılan
Felaket.
Bebelerdi, anaların kucağında
Tonlarca betonların altında kalan.
Analardı bebelerini vücutlarına sarmış
Tonlarca betonların altında kalan.
Körpecik bedenlerdi...
Yiğitlerdi, aslan gibiydiler...
Bastonlarıyla dünyaya yaslanan
Dedelerimizdi, ninelerimizdi...
Onlar bizim insanlarımızdı.
Yuvaları, mezarları oldu.
İnatla yaşanmış geçmişleriyle
Yarınlara umutlarıyla
Karanlığa gömüldüler.
Onlar seslerini bile duyuramadılar
İçeride ölümü bekleye bekleye
Öldüler...
"Dışarıda duyan var mı?"

YENİ KENT YENİ YAŞAMA DOĞRU

Yaşam hep bir soluktur
Yarınlar için.
Umutların hiç yitirilmemesi
Yaşama sevdasındandır.
Acılar içinde kenetlendiğimiz o elleri
Hiç bırakmadan yarınlar için uzatıyoruz
Biz acılardan sevgileri yarattık
Biz karanlıklardan aydınlığa uzandık
Biz mutsuzluğu kırdık, inançla, sabırla
Biz bunun için güçlüyüz
Biz bunun için ayaktayız.
Eski günlerimizdeki gerçek mutluluğu
Ancak hep beraber ararsak
Bulabileceğimiz için kenetlendik.
Bu toprakların
Topraktan öte değeri olduğuna
İnandığımız için kenetlendik.
Çocuklarımızın Düzce'nin üvey
Evlatları olmaması için kenetlendik.
Tekrar ayaklarımızın üzerinde durmak
Yeşil bahçelerdeki güzellikleri
Bir daha keşfetmek adına kenetlendik.
Çocuklarımızın ışıl ışıl gözleri altından
Görebilmek için gülümseyişini
Yeniden kenetlendik.
Geçmiş sana uğurlar olsun!
Yarınlar sana merhabalar olsun!
YENİ KENT YENİ YAŞAM MERHABA!