Yaşamak
Bir iğnenin deliğinden
Bakmak gibi geliyor
Artık
11 Kasım akşamına kadar
evli olan kızımın evinde kalmıştık. 17 Ağustos depreminin korkusuydu
bu... O gün eve geldik. 4 katlı olan binada bizden başka aile
yokmuş, sanki sözleşmiş gibi, herkes dışardaymış. Apartmanda oturan
kiracılar tanıdıklarına, bir başka dairede bulunan kaynım kızına
gitmiş, koskoca apartmanda tek biz varız. Ben, evli kızım ile
damadım, iki küçük kızım. O akşam büyük kızım, onbeş yaşındaki
Hümeyra okuldan yorgun gelmişti. Kanapeye uzanmış, dizlerini karnına
çekmiş, yüzünü koluyla örtmüş uyur haldeydi.
"Hasta mısın?"
diye sordum...
"Hasta değil,
yorgunum" demişti.
O'nun o hali beni de
yorgun yapmıştı. Bir yastık aldım ve sıcak sobanın arkasına adeta
kıvrıldım. Evli olan kızım Hülya'dan sofrayı kurmasını istedim.
En küçük kızım Elif de televizyonda "Küçük Ev" dizisini
seyrediyordu. Damadım da diğer kanepede yorgunluk atmaya çalışıyordu.
Uzandığım yerde dalmışım. Bir gümlemeyle fırladım. Sadece:
"Allahım!"
demiştim.
O an ne Hümeyra, ne
Elif, ne de evli olan kızım Hülya diyebilmiştim. Titriyordum...Gümbür
gümbür sesler kulağımın içine doluyordu. Evin çöktüğünü hissediyordum.
Birden damadımın sesini duydum:
"Anne ben sana
demedim mi gelmeyelim diye" diyordu.
O sırada tek bu sözü
hatırlıyorum. Beynim kendinde değildi. Birden kızımın
"Anneciğim beni
kurtar!" sözüyle irkildim.
Hiçbir şey yapamadım.
Gümlemeler sanki arkası arkasına geliyordu. Bitti. Arkamdan en
büyük kızımın, Hülya'nın sesini duydum, kocasına sesleniyordu:
"Ev çöktü, bizde
bir şey yok, biz nereden çıkacağız?" dedi.
Onlar konuşurken en
ufağım ses verdi:
"Anne...Anne!..."
diyordu.
"Yavrum, sen yaşıyor
musun? diyebildim. Yavruma cesaret vermek istiyordum:
"Hiç korkma annem"
dedim. Sesinden korktuğu ve şaşırdığı belli oluyurdu:
"Anne ne oldu?"
dedi.
"Kızım, aynı İzmit'deki
gibi deprem oldu. Evin altında kaldık...Sakın korkma yavrum, seni
alacağım...Nerede olursan ol alacağım" dedim.
"Tamam, anne...Tamam
anne...Burası karanlık, göremiyorum, beni buradan al" dedi.
"Burası da karanlık
kızım, bende göremiyorum" dedim.
Hülya anlatıyor
Annemin arkası kardeşlerime
dönüktü. Ben kardeşlerimi görüyordum. İlk kütlemeyle birlikte
büyük kardeşim yerinden kalktığı gibi kapının kolunu tuttu. Küçük
kardeşim de sandalyeden fırladığı gibi ablasını sırtından yakalayarak
tutundu. İkisi birden kapıyı açmaya çalışıyorlardı. Kapı sarsıntıdan
onlara doğru açılıyor, ama onlar kapının arkasında kaldığı için
kapıyla aynı yönde gidip geliyorlardı. Dışarı çıkamadan kapı kapanıyordu.
Onları görebiliyordum ama dilim tutulmuştu. Bağıramıyordum. Birden
balkon kapısı aklıma geldi. Balkon kapısını açık bırakıyorduk,
tek kattan kendimizi aşağıya atarız diye düşünüyordum. Ama nafile
adım bile atamadan kanepeye tekrar yapışıyorduk. Konuşamadığımı
anladım. Uzanıp, küçük kardeşimi sırtından yakalarsam, O da büyüğünü
çeker gibi geldi bana. Son bir hamle yaptım ve onlara doğru bir
adım attım. Eşim belime sarıldı. Eşim evin çökeceğini anlamıştı,
beni durdurmak istiyordu. O onda da ev çöktü. Birşeyler dökülüyordu.
Bacaklarım, her yanım adeta dondu. Hiç nefes alamadığımı sandım.
Duman, toz ve sıcağı hissedebiliyordum. Aklıma hemen soba geldi.
İçerden çıkamazsak tutuşacaktık. Sobanın içinde kömür olduğunu
biliyordum. Bu ihtimali kendime sakladım. Annemin başı benim ellerimin
arasındaydı, titriyordu. Kızlarla konuşuyordu ama sürekli söylediklerini
tekrar ediyordu. Kendini kaybetmişti. Ev artık çökmüştü. Bacaklarımı
yokladım, oynatabiliyordum. Ellerimle koltuk ve kanepeyi tutuyordum.
Balkon tarafında olduğumuz için bizi kolay çıkarırlar diye umutluydum.
Cam kırıldığı için soğuk hava geliyordu. Elimi uzattım, boşluğa
uzatmıştım.
"Burası boşluk!"
diye bağırdım. İlk defa sesim çıkmıştı. Eşimde boşluğu farketmişti.
"Bizi buradan
alırlar" diyordu.
O sırada küçük kardeşim anneme sesleniyordu:
"burası çok karanlık,
ne olur beni al anne" diyordu.
Sesi artık kısılmaya
başlamıştı. Büyük kardeşimden ise hiç ses çıkmıyordu. Boğulduğunu
anlamıştık. Annem cesaret vermeye çalışıyordu:
"Kızım kendine
gel, kendini tut!"
Küçük kardeşime ablasının
bayıldığını söyleyerek:
"Sen korkma biz
seni alacağız" diyorduk. Dışarıdan kimse enkaz altında olduğumuzu
anlamamıştı. Yoğun duman çıktığı için yangını söndürmeye çalışıyorlardı.
Bir ara yengemin sesini duydum. Bize sesleniyorlardı. Duman içeride
yoğunlaşmaya başlamıştı. Çıkamazsak boğulacaktık. Dayımında sesini
duymaya başlamıştık. Çekiç getirmişlerdi. Ama mesafemiz dar olduğu
için bizi engelleyen kanepeyi kıramıyorduk. Abim de gelmişti.
Herkes birşeyler yapmaya çalışıyordu. O sıra sallantılar devam
ettiği için herkes yıkıntının üzerinden geri çekiliyordu. Dayım
balkon tarafından tuğlaları temizliyordu. Uzatılan testere ile
kanapenin kolunu kestik. El feneri istedik dışarıdan. O kadarcık
ışık bile yetmişti. Çıkacak kadar yer açılmıştı. İlk olarak eşim
dışarı çıktı. Ben kardeşlerimi de almak istiyordum. Dışarıdan
sesleniyorlardı:
"Siz gelin biz
onları alacağız" diye.
En kolay ben çıktım.
Annem on onbeş dakika sonra çıktı. Gelmemekte direniyordu aslında.
"Evlatlarımı kurtarın
beni kurtarın" diyordu sadece.
Güçlükle aldılar annemi.
Hemen iğne vurdurdum. Çok korkmuştum; annem aklını yitirirse ne
yapardık. Karmaşık duygular içindeydim. Bir an sonrasının ne olacağını
kestiremiyordum. Bu arada sallanmaya da devam ediyorduk. O gece
kaynaşlı sabaha kadar sallanmıştı. Kıyametti sanki. İnsanlar bağırıyorlar,
koşturuyorlardı. Her yönde panik vardı. Evimiz hala yangın halindeydi.
Çevredekiler pet şişelerden su atmaya başlamışlardı. Ama görebildikleri
yerde kalın bir perde vardı ve suyun içeriye girmesini engelliyordu.
Biz artık dışardaydık, annemi kucağıma yatırmıştım. Saat bire
doğru arama-kurtarma ekipleri geldiler.
"Sesimi duyan
var mı" dediklerinde,
sanki o ses içinde
yankılanıyor gibi geldi bana. Komşumuzun oğlu Hüseyin de yıkıntının
başına gelmişti. İzmit depreminde arama kurtarmada çalıştığı için
tecrübeliydi. Kazmayı, küreği aldı, daldı içeri. Bir saate yakın
içerde kaldı. Molozları temizledi. Herşey; kardeşlerimin üzerindeymiş.
Küçük kardeşimle sabah saat ikiye kadar herkes konuştu. Nerede
olduğunu biliyordular ama çıkaramıyorlardı işte. Üzerlerinde tonlarca
ağırlık vardı. Yangında sönmüştü, perdeler de yanmıştı. O duman
içinde küçük kardeşimin de boğulduğunu anlamıştık. Enkazdan önce
büyük kardeşimi çıkardılar. Düzce'ye acil servise götürdüler,
orada kapıdan içeri bile almamışlar:
"Bunu buraya niye
getirdiniz, çoktan Hakk'ın rahmetine kavuşmuş" demişler.
Götürenler orada yalvarmışlar:
"Hiç olmazsa elini
yüzünü yıkayalım" demişler.
Kardeşim tanınmayacak
haldeymiş. Eli yüzü ziftlenmiş gibiymiş. Elini yüzünü yıkayıp
öyle getirdiler talihsizi. Ardından küçük kardeşim hastaneye götürüldü.
Yapacak bir şey yoktu. Annem en azından küçük kardeşimin yaşadığını
zannediyordu. Anneme O'nu da kaybettiğimizi nasıl söyleyecektik.
İçimdeki acı bir türlü dinmiyor, yaşadıklarımıza bir anlam veremiyordum.
Sabaha karşı amcam geldi annemin yanına. Anladı annem. Yanından
kaçtım, uzaklaştım. Amcam daha büyük kardeşimin öldüğünü söylediğinde
annem çoktan bayılmıştı bile.
Aynur anlatmaya devam
ediyor
Geziniyorlardı yanımda.
Herkes telaşlıydı, yüzlerinde acı vardı. Büyük kızım Hümeyra'nın
öldüğünü anlamıştım.
"Niye bana söylemiyorsunuz?"
demiştim kaynıma.
O kızımdan ümidimi
kesmiştim sanki.
"Ne yapayım, Allah
birini aldı, diğerini bıraktı" diyordum.
İğnelerden uyuşmuş
gibiydim. Sabaha karşı kaynım geldi. Birşeyler söylemeye çalışıyordu,
ağzında geveliyordu. Tutuk tutuk olmuştu. Gözlerini benden kaçırıyordu.
O an:
"Abi, Elif de
mi gitti yoksa?" diyebildim.
Sessizlik olmuştu.
Herkesin başı önündeydi. Bağırış, çağırışlar bile birden kesilmiş
gibi geldi bana. Anladım o zaman. Feryadı bastım. Dünyam kararmıştı.
Sabah aydınlanıyordu, ama içim kararıyordu. Gözlerim kararıyordu.
"Allahınızı severseniz
beni götürün!...Dağlara gidelim. Kalamam ben burada artık!"
Kendimi kaybetmiştim.
O sıra bir iğne daha yapmışlar. Sonrası şuursuz olaylar zinciri
gibi gelişti.
"Çocuklarına bakacak
mısın?" diyorlardı.
Nasıl bakarım. Onun
yüzlerindeki acıyı kaldıramazdım artık. Küçük kızım babasına daha
bir düşkündü. Eşim yabancı ülkede çalışıyordu. Ekmek kavgası veriyordu.
O akşam, depremden az önce, kağıttan bir uçak yapmış, bana fırlatıyordu:
"Bak anne, babam
geliyor"
"Kağıtlara mı
kaldı babanın gelmesi"
"Görürsün bak,
sen telefonla konuşuyorsun getiremiyorsun, ama bak ben nasıl getireceğim"
Uçurdu, uçurdu; kağıttan
uçağı...bir süre sonrada kendisi uçtu gitti!
Barış
ŞİMŞEK
(25 yaşında, elektrik teknikeri)
2002 sigarasını herkes içebilirdi
ama, o kamyon plakası herkese
ait olamazdı
Babam elli yaşındaydı.
Elli yaş genç, ama isterseniz kadercilik deyin, bizim ailede altmış
beş yaşını geçen yok. Babamda da bu takıntı olmuştu. Depremden
on-on beş gün önce bir konuşmamız sırasında:
"Abimin öldüğü
yaşa on sene daha var" demişti.
Sanki bu yaşa kadar
kendisini ayarlıyor gibi konuşuyordu. Biz de,
"Bu hiç belli
olmaz" diyorduk.
Evet hiç belli değil.
Bu sözün üzerinden bir saniye sonra da, belki de yıllar sonra
insan ölebilir. Şimdi deprem bunu bir kez daha öğretti. Ben beş
kardeşin ikincisiyim. Doğduğum zaman babam çok sevinmiş. Bizim
sülalede o sıralar kız furyası varmış, erkek çocuk yokmuş. Ben
doğunca babam bunu kırmış oluyordu. İsmimi de Kıbrıs barış Harekatından
esinlenerek koymuş.
"1976 barış zamanıdır"
diyerek...
Babamın hasta olduğunu
hiç hatırlamam. Sadece ben lise ikiye giderken hasta olmuştu.
Ondan sonra da doktor yüzü görmedi. En büyük arzusu benim evlenmemdi.
Onların geleneğine göre askerden dönen evlenirdi. Nişanlandım.
Evimizin eşyalarını babam nişanlımla birlikte seçerek aldılar.
Böylesine bana düşkündü. Sırtının kamburlaşması, saçlarının beyazlamasına
neden olan kamyonculuğu ile üç katlı bir ev yapmıştı. Babam, annem
ve kardeşlerim orta katta kalıyorlardı. Ben üçüncü kata yerleşmiştim.
Evlenmiştim. Hem de depremden on iki gün önce. Babamın en büyük
arzusu gerçekleşmişti. Hayatımın en mutlu günleriydi. Yeni evli
olduğumuz için babam evime daha gelmemişti. Kendi seçtiği koltuklarda
oturmamıştı. Adetten, yeni gelin evi olduğu için biraz beklenirdi.
Babamın kamyonu eski
bir kamyondu. Babam o kamyondan çok çekmişti. Bir defasında İran'a
gitmişti. Döndüğünde sırtının kamburlaştığını görüyorduk. Evlatlarına
ev yapmak derdindeydi. Ama zordu işte. Kaynaşlı'da herkes, o kamyonu
bir tek babamın çalıştırabileceğini, kimsenin bunu yapamayacağını
söylüyordu.
Ben Yeniçağa'da bir
madensuyu fabrikasında çalışıyordum. Elektrik işlerini yapıyordum.
O gün üretilen yeni mamul dolayısıyla fabrikaya Almanya'dan mühendisler
gelmişti. Birlikte çalıştık. Bolu'dan saat altı arabasına bindim.
Yediye çeyrek kala eve geldim. Babam da iki gündür yoldaydı. O
da yeni gelmişti. Genelde yemeği orta katta annemlerde yerdik.
Hepimiz birarada sohbet ederdik. Eşimin babası ve erkek kardeşi
yoktu. Babam,
"İki ailenin de
erkeği sensin" derdi.
O akşam eşimle annem
el öpme ziyaretlerine çıktılar. Evde ben ve iki kardeşim kaldık.
Televizyonda "Çiçek Taksi" dizisini izledik. O akşam
hamsi yapmışlar, bana da ayırmışlardı. Babam hamsiyi çok severdi.
Ben hamsi yerken,
"Gel baba, birlikte
yiyelim" dedim.
"Biz kendi hakkımızı
yedik. O senin hakkın" dedi.
Ama canının çektiği
belliydi. Israr etsem sofrada kalacaktı. Dışarıya çıkmayacaktı.
Babam haberleri izlemek için, kahveye doğru çıkmıştı. 17 Ağustos'dan
sonra her zaman gittiği 5 katlı binada bulunan kahvehaneyi bırakmış,
iki katlı bir başka kahvehaneye gitmeye başlamıştı. Ben de kardeşlerimle,
bir gün önce taşınan alt kattaki komşulara gidecektim. Hoşgeldiniz
ziyareti yapacaktık.
Yemeği yedik. Yerimizden
kalkamadan bir gümbürtü oldu. Korkunç bir gürültüyle çöküyorduk.
Kulakları sağır eden uğultular, toz ve her yerden düşen beton
parçaları ile birlikte birinci katın üstüne oturmuştuk bile. Soba
yandığı için, yangın da başlamıştı. Eşyalar tutuşmuştu. O an aklıma
ilk olarak yangını söndürmek geldi. Nasıl yaptım bilemiyorum ama
banyo kazanına ulaştım ve musluğu açtım. Evdeki yangını söndürmeyi
başarmıştım. Bulunduğumuz ikinci kat, doğrudan birinci katın üstüne
oturduğu için, çıkmamız kolay oldu. Pencere tarafından, camları
kırarak dışarı çıktık. O sıra, annemle eşim de panik halinde eve
gelmişlerdi. Onları karşılamıştık. Sevinç yumağı oluşturmuştuk.
Bir yanda acı, bir yanda şaşkınlık bir yanda da sevinç içindeydim.
Karmakarışık olmuştum.
Annem, ben, eşim, kardeşlerim kurtulmuştuk. Biraradaydık. Ama
babam yoktu. Hemen gittiğini bildiğimiz kahveye koştuk. Çökmüştü.
Elime bir balta geçirmiştim. Enkazda ilk gördüğüm hasırları kırdım.
İçeri girdim. Her yan toz bulutu ile kaplıydı. Karanlıktı. Hiçbir
şey göremiyordum. Sadece ellerimle yoklayabiliyordum. Önümde de
biri vardı. Sesinden tanıdığım bir yakınımı çıkardım. O'nun kapladığı
yere ben geçtim. Güçlükle ilerliyordum.
Birini daha hissettim.
Kravat takmıştı. Bu babam olamazdı. İçimden babamın bu kahvede
olmama ihtimalini geçirmeye başladım.
"Belki bu akşam
gelmemiştir" diyordum.
Ama buna kendimi bile
inandıramıyordum. Aramayı sürdürüyordum. Kahvenin etrafının dolduğunu
hissediyordum. Bağırmalar geliyordu. Ama burada da, garip, insanın
içini dolduran bir sessizlik vardı. Birine daha rastladım. Ellerimle
yokladığımda ensesinin kırıldığını anladım. Baş kısmının yarısı
yoktu. Elimi cebine attım. Bunu neden yaptığımı anlamamıştım.
Şimdi düşündüğümde kimlik taraması yaptığımı anlıyorum. Bir sigara
paketi elime değdi. 2001 sigarası idi. Babam da bu sigaradan içerdi.
Hemen kendimi dışarı attım.
"Bu sigara sadece
babama satılmıyor ya!" diye bağırıyordum.
Annem sarstı beni,
"Orada mı?"
diyordu.
Bu söz üzerine bir
kez daha enkaza girdim. Yolu biliyordum artık. Sigarayı bulduğum
cekete elimi bir kez daha attım. O sırada kahvenin karşısında
bulunan tüpçüde tüpler patlamaya başlamış, yangın çıkmıştı. Alevler
bulunduğum kahveye doğru geliyordu. Çevrede toplananlar yangını
söndürmeye çalışıyordu. Kahvede rastladığım herkes ölmüştü. Birden
ürperdim. Ölen bu insanlar bir de yanacaklardı. Bense babamı dahi
bulamamıştım. Ceketin cebinde bir kart buldum. Babam iki gün önce
İstanbul'dan Bolu'ya kömür taşımıştı. Çıkan kartta "14 ton
kömür" yazıyordu! Birde bir plaka vardı...
"Babaaaammmm"
diye haykırmıştım.
Dizlerimin bağı çözülmüştü.
Boğazım düğümlendi. Ağlayamadım. Babamı orada bıraktım. Dışarı
attım kendimi. Anneme koştum, eşime koştum, kardeşlerime koştum.
"Bundan sonra
babanız da, büyüğünüzde, abinizde, her şeyiniz benim!" diyordum.
"Babam enkazda
ve öldü!"
Nasıl söyleyebildim,
bugün hala şaşırıyorum. Annem, kardeşlerim isyan ediyorlardı.
"Nasıl böyle söylersin,
o yaşıyor!" diyorlardı.
Enkaz kaldırıldı. Ve
babam çıktı. Sağ kolu kopmuştu. Başının yarısı yoktu!
Yangın yerine ateşlerin
içine doğru ilerlemeye başlamışım, bilincim kaybolmuştu. Biri
çekti beni durdurdu. Sonraki günler çok zor geçti. Daha bir süre
önce "10 yılım daha var" demişti, on gün bile yaşayamadı...Bir
ömrünü yollara verdi, kamyon tepesinde. Kamburu çıktı, saçları
bembeyaz oldu. Kahır çekti. Tek isteği evlatlarına ev yapabilmekti.
Çileli bir ömür, 30 saniyede bitti.
Kimilerinin iki kızı,
kimilerinin üç evladı yitti, gitti. "Ben babamın acısına
katlanamazken, onlar nasıl katlanabiliyor" diyorsunuz, sanki
teselli arar gibi. Şimdi nasıl yaşamak derseniz: Yarını da yaşayalım,
dürüst ve insanca. O kadar.
İKİ
TARİH İKİ KARA GÜN
Biri 17 Ağustos
Biri 12 Kasım
1999
İki tarih...
Ama
Bir kabus gibi iki tarih
Bir kentin
O kentte yaşayan insanların
Kaderini değiştiren tarih...
Saniyeler içinde
Yıkılıveren bir koca geçmiş.
Yeryüzünde "asrın depremi" diye anılan
Felaket.
Bebelerdi, anaların kucağında
Tonlarca betonların altında kalan.
Analardı bebelerini vücutlarına sarmış
Tonlarca betonların altında kalan.
Körpecik bedenlerdi...
Yiğitlerdi, aslan gibiydiler...
Bastonlarıyla dünyaya yaslanan
Dedelerimizdi, ninelerimizdi...
Onlar bizim insanlarımızdı.
Yuvaları, mezarları oldu.
İnatla yaşanmış geçmişleriyle
Yarınlara umutlarıyla
Karanlığa gömüldüler.
Onlar seslerini bile duyuramadılar
İçeride ölümü bekleye bekleye
Öldüler...
"Dışarıda duyan var mı?"
YENİ
KENT YENİ YAŞAMA DOĞRU
Yaşam hep
bir soluktur
Yarınlar için.
Umutların hiç yitirilmemesi
Yaşama sevdasındandır.
Acılar içinde kenetlendiğimiz o elleri
Hiç bırakmadan yarınlar için uzatıyoruz
Biz acılardan sevgileri yarattık
Biz karanlıklardan aydınlığa uzandık
Biz mutsuzluğu kırdık, inançla, sabırla
Biz bunun için güçlüyüz
Biz bunun için ayaktayız.
Eski günlerimizdeki gerçek mutluluğu
Ancak hep beraber ararsak
Bulabileceğimiz için kenetlendik.
Bu toprakların
Topraktan öte değeri olduğuna
İnandığımız için kenetlendik.
Çocuklarımızın Düzce'nin üvey
Evlatları olmaması için kenetlendik.
Tekrar ayaklarımızın üzerinde durmak
Yeşil bahçelerdeki güzellikleri
Bir daha keşfetmek adına kenetlendik.
Çocuklarımızın ışıl ışıl gözleri altından
Görebilmek için gülümseyişini
Yeniden kenetlendik.
Geçmiş sana uğurlar olsun!
Yarınlar sana merhabalar olsun!
YENİ KENT YENİ YAŞAM MERHABA!